Bazen bir ittifak, kendini savunmaktan çok kendi üyelerinden korunmak isteyenlerin kurgusudur. Soğuk Savaş, böyle bir dünya kurdu bize: güvenliğin tanımı değişti, dostluk zorunlulukla karıştı, coğrafya kader değil kılıf oldu. İşte Varşova Paktı da tam bu coğrafya da doğdu. Batı’nın NATO’suna cevaben, Doğu’nun “birlikte yalnız” kalma formülüydü.
14 Mayıs 1955’te imzalanan ve adına "Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Antlaşması" denilen metin, kağıt üzerinde bir savunma ittifakıydı belki ama satır aralarında baskı, korku ve ideolojik zincirlerin izleri okunuyordu.
Tarihe Varşova Paktı olarak geçen bu oluşum, aslında Batı’nın askeri hamlelerine karşı Doğu'nun verdiği siyasi ve stratejik bir cevaptı.
Varşova Paktı, Batı Almanya’nın NATO’ya katılmasıyla tetiklenen bir tepki ürünü oldu. Sovyetler Birliği, kontrolü altındaki Doğu Avrupa’yı bir arada tutmak ve Batı’ya karşı askeri dengeyi sağlamak istiyordu. Ancak bu denge arayışı, pek çok Doğu Bloku ülkesinde dengeleri alt üst etti.
Macaristan 1956, halk sokaklarda özgürlüğü haykırırken Varşova Paktı'nın tankları Budapeşte sokaklarında ilerliyordu. Çekoslovakya 1968, Prag Baharı umut doluydu, ama Sovyet kışı çoktan yola çıkmıştı.
Paktın “yardım” anlayışı, baskıya karşı ses çıkaran her ülkeye indirilen bir tokat gibiydi. Üyelik gönüllüydü belki ama ayrılmak neredeyse imkânsızdı.
Bu ittifakın mimarları, Batı’nın NATO’suna karşı doğuyu birleştirmeyi hedefledi. Fakat gerçek şuydu: Varşova Paktı, Sovyetler Birliği’nin uydular üzerindeki egemenliğini meşrulaştırmak için kullanılan bir kaldıraçtı. Evet, adı işbirliği idi, ama bu işbirliğinde söz hakkı olan yalnızca bir merkez vardı: Kremlin.
1989’un sonunda Berlin Duvarı yıkıldığında, Varşova Paktı da duvarın arkasında kalmıştı aslında. Soğuk Savaş’ın çözülmesi, Sovyet sisteminin çökmesi ve Doğu Bloku ülkelerinin birer birer yönlerini Batı’ya çevirmesiyle birlikte, bu eski askeri ittifak da anlamını yitirdi. Ve 1 Temmuz 1991’de, 36 yıllık tarihine sessizce nokta koydu.