MHP Genel Başkan Yardımcısı İlyas Topsakal, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Özbekistan Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansının Özbekistan Cumhuriyeti’ndeki Faaliyeti Hakkında Anlaşmanın Notalarla Birlikte Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi üzerinde konuştu.

MHP'li Topsakal'ın açıklaması şu şekilde;

MHP Lideri Devlet Bahçeli: Ülkü Ocakları Türkiye için var olması gereken bir kuruluştur MHP Lideri Devlet Bahçeli: Ülkü Ocakları Türkiye için var olması gereken bir kuruluştur

Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ile Özbekistan Cumhuriyeti Hükûmeti arasında suçla mücadele iş birliği, kolluk eğitimi iş birliği, askerî çerçeve anlaşmasının onaylanması, savunma sanayi alanında iş birliği, hükümlü nakli anlaşması, göçmen işçilerin ve aile fertlerinin haklarının korunması protokolünün onaylanması umumen Türk Devletleri Teşkilatı ve özelde Türkiye Cumhuriyeti ile Özbekistan Cumhuriyeti’nin kardeşlik bağlarını güçlendirme iştiyakını göstermektedir.

Aslında, Türk dünyası ve Türkistan’la ilgilenen arkadaşlarımız, bu konuda çalışanlar bilirler ki yaklaşık otuz yıl süren bizim ikili ilişkilerimiz ve kardeşlik bağlarımızda temelli bir anlaşma metni olmadığı için, devletler arasında hukuki metinler oluşmadığı için gelen veya giden bizler tarafından ortak kurulan ailelerin çok büyük problemleri oldu. Bu anlaşmalar umuyorum ki bu problemleri en az seviyeye indirecek ve kardeşlerimize Türkiye Cumhuriyeti devletinde veya bizim kardeşlerimizin orada bulundukları sürede bir rahatlatma sağlayacaktır; bu konuda hem Meclisimizi hem Hükûmetimizi tebrik ediyorum.

Aslında, ben bugün biraz farklı konuşmak istiyorum çünkü çoğu şey hep tekrar edildi ama hiç kimse genel çerçevede bu mananın, bu anlaşmaların veya Türk dünyası ile Türkiye'nin konumunu belirleyen temel çerçeveli bir teori ortaya koyamadı, bunu MHP adına, en azından biz düşünürlerin ve siyasetçilerin ortaya koyması inancında olduğum için hem partimizin hem de bizlerin görüşünü burada sizlerin huzuruna sunmak istiyorum. O yüzden, benim çalışmam biraz teknik olabilir ama beni affedin, nihayetinde bunlar kayıtlara geçecek. Bu teknik çalışmalar belki de yeni yeni çalışmaların, farklı siyasi görüşlerin dünya üzerindeki idraklerini de bu Mecliste tartışmaya yol açması bakımından önemli olacaktır diye düşünüyorum.

Biliyorsunuz, dünya düzeninin belirleyici aktörü olan devletlerin temel amacı, milletin geleceğini, güvenliğini, huzurunu ve refahını sağlamaktır. Devletimizin adı Türkiye Cumhuriyeti’dir, bu devlette yaşayan ve sadakat gösteren vatandaşlar Türk’tür. Onların alt kimlikleri mukaddes bir emanet olarak maşerî vicdanda mahfuzdur, kaldı ki tarih de buna şahittir. Türk devleti, günümüz dünya düzeninin getirdiği riskleri ve fırsatları Türk milleti lehine teferruatla, millî akılla ve tarihsel birikimle tahlil etmekle, bu çerçevede mefkûresini ortaya koymakla sorumludur çünkü merhum Ziya Gökalp’in de vurguladığı gibi, mefkûresiz devletler her an kopacak bir kıyameti beklerler; diriltici ve yaratıcı bir mefkûreye malik olan her devlet layemuttur yani ölmezdir.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti devletinin politika hedefleri ve bu hedeflere ulaştıracak stratejileri belki de hiç olmadığı kadar Türklük şuuruna doğru yönelmiş, yerinde bir tabirle hız ve ivme kazanmıştır. Büyük Türkiye ülküsünün iradesi ve ilerleyişi, halkalar şeklinde genişleyen stratejik Türk coğrafyasının tarih ve kültür mirası, millet ve tarih şuuruyla donanmış basiretli ve kapsayıcı politikalarla derinlik hatta daha da genişlik kazanacaktır. Zira Türkiye'nin yeni dünyanın düzenindeki stratejik pozisyonunu anlayabilmek, kaldı ki Anadolu coğrafyasını merkeze koyarak Türk dünyasını onun çeşitli çevre çevresine konumlandırmak ancak bir fikir, ülkü, hafıza ve gönül işidir ki bu da derin bir şuura ön ayak olacak tarih ve irfan bilgisiyle mümkün olacaktır. Bu kapsamda, bu dünyanın ortak ağırlık merkezi Türkiye’dir.

Türkiye'nin büyük stratejisi, gelecek ve gerçekleşecek dünya düzeninde oynamak istediği role ve bulunmak istediği statüye göre tayin ve temin edilmelidir. Unutulmamalıdır ki 21'inci yüzyılda küresel güçlerin hesaplar yaptığı, stratejiler geliştirdiği, açık veya gizli projeler hazırladığı coğrafi alan Türk dünyasıdır. Bu alan Türkistan’ın doğu ucu olan Büyük Okyanus’tan başlayıp Azerbaycan, Nahçıvan koridoruyla Türkiye'ye bağlanan, oradan Balkanlara ulaşan uzun ve geniş bir hattır. Ayrıca, kuzey yoluyla Kafkaslar ve Doğu Avrupa'yı beslerken güney yoluyla da Irak ve Suriye'den uzanarak Kuzey Afrika’ya tutunur. Koordinatlarını çizip tarif ettiğimiz bu ana hattın tümünün mecmuna bizler “Türk kuşağı” ismini veriyoruz.

Türkiye'nin büyük stratejisi Türk kuşağının merkezinde olmak suretiyle Türk coğrafyalarını ve yakın çevresini rıza kaydıyla buluşturmak, kaynaştırmak, nitekim lokomotifi ve çekim gücü olmaktır. Hem ekonomik hem siyasal hem de bir norm olarak liberalizmin artık makul bir düşünce sistemi olmadığı, güncel uluslararası siyasetin anarşik yapısından kaynaklanan tehditlerle mücadeleye cevap veremediği gizlenemeyecek boyutlardadır. En azından Rusya başta olmak üzere, Çin, Hindistan, Afrika ve Güney Amerika'da başarılı olamadığı bir gerçek. Bu gerçeği günümüz düşünürleri artık ifade etmekten de geri durmuyorlar. Buna karşın dünya genelinde milliyetçilikle birlikte çeşitli kültürel unsurların yükselişi dikkate alınarak, milliyetçilik ve realizmin eş güdüm hâlinde var olacağı bir dünya tablosu bilimsel literatür olarak karşımızda duruyor. O zaman muhtemel ve hatta mukadder yeni dünyanın düzenine stratejileriyle ve büyük hedefleriyle hazır bir Türkiye gerçeği ortadadır. Buna iştiyakla ve bütün gücümüzle hazırlanmak zorundayız, bu hazırlığın başlangıcı bilim, ortası bilim ve neticesi bilim olmalıdır.

Türkiye'nin etrafındaki Türk kuşağının çerçevesi başta Ziya Gökalp olmak üzere, Ömer Seyfettin, Nihal Atsız, İbrahim Kafesoğlu, Fuat Köprülü, Osman Turan gibi birçok münevverimizin bilimsel çalışmalarıyla ortaya çıkmış; bu tevarüse Zeki Velidi Togan, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu gibi mütefekkirlerimizin katkılarıyla yeni açılımlar çizilmiştir. Burada elbette Neriman Nerimanov, Sultangaliyev gibi Türk düşünleri de vermiş oldukları eser ve mücadeleleriyle zikretmek zorundayım. Bu bilimsel çalışmalar günümüze büyük bir miras bırakmış, bu miras sayesinde Türk Devletleri Teşkilatı vücut bulmuştur. Bu bağlamda Türk Devletleri Teşkilatının konumuz açısından önemi çok büyüktür. Biliyorsunuz ki 3 Ekim 2009 tarihinde imzalanan Nahçıvan Anlaşması neticesinde kurulan Türk Keneşiyle ruhunu kazanan mezkur birlik 12 Kasım 2021 tarihinde İstanbul'da imzalanan anlaşma çerçevesinde Türk Devletleri Teşkilatı olarak isimlendirilmiştir. Türk Keneşinin adının Türk Devletleri Teşkilatı olarak değiştirilmesi Teşkilatın iç siyasi dinamiklerini ve birlik mefhumuna yükledikleri anlamı bariz olarak işaret etmektedir. Öyle ki bu isim değişikliği, Teşkilatın üye devletlerinin bir potada eritilmesi yoluyla teklik kazanması değil -buraya dikkatlerinizi çekmek istiyorum- onların tek tek, eşit statüyle, müşterek amaçlar etrafında birlik olmasına yönelik şuurunu da ifade etmektedir.

Uluslararası sistemde kendi rolünü ve statüsünü bulacak olan Türkiye'nin, 21'inci yüzyıldaki büyük stratejisi Türk kuşağının merkezindeki konumuyla kardeş, akraba ve komşu ülkelere her alanda yardım etmek ve kendi geleceklerine saygı duyarak, rıza çerçevesinde birikimlerini paylaşmaktır. Türk topluluk ve devletlerini kendi halkası, tarihsel idare biçimi, sosyokültürel gelişimi ve ekonomik duruşuyla kabul etmeye, gelecek yüzyılda bölgesel etkin bir güç olacak büyük Türkiye'nin çevresindeki kardeşlik ve rıza üzerine dayanan ilişki hatlarını oluşturmaya ve yeniden yorumlamaya ihtiyacımız vardır. “Rıza” diye isimlendirdiğimiz bu dış politika, politik davranış tipi Türklere özgü diplomasinin adıdır. Batı'da ilişkiye “win-win” yani “kazan-kazan” modeli diye isim verilmektedir. Kazan kazan modeli irfan geleneğimize göre insani değildir; bunun yanı sıra, Türk İslam medeniyetinde de böyle bir ilişki ağı yoktur. Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlardaki idare sisteminin ana fikrinde gönüllülük esası vardır ki bu da karşılıklı rızayla ilişkilidir. Aslında, Türk-İslam yönetim zihniyetinin temelinde insan ve insanı idare eden rızası gözetilmekte, dış münasebetlerde ise bu tavır adalet mefhumunun temelinde yükselmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün takip ve tercih ettiği dış politikanın merkezinde de rıza vardır ve bu gelenek güçlü bir şekilde devletimizde devam etmektedir. Bu davranış tarihseldir, aynı zamanda büyük millet, büyük devlet olmanın kodlarını da kendi içinde barındırmaktadır.

Özet olarak tarifini yaptığımız Türk kuşağının üç ana halkası vardır ve bu halkaların her biri kendi içinde bilimsel olarak sosyolojik, psikolojik ve idare tarzı sonucu oluşan toplumsal yapıyla sınırlandırılarak tarif edilmelidir. Kuşağın ilk halkası olan Oğuz Türkleri, geçmişte Osmanlı İmparatorluğu’yla bütünleşmiş ve kaynaşmış, dünyanın muhatap olduğu bütün sosyal, siyasi ve felsefi değişimleri beraberce yaşamış, aynı duygu ve düşünceyi içselleştirmiş bir topluluktur. Hemen hemen aynı sosyolojik ve psikolojik davranış biçimine sahip olmuşlardır. Son iki yüzyılda Avrupa'dan gelen milletleşme, uluslaşma akımını da aynı merkezde karşılamışlardır. Balkan Türkleri, Kafkas Türkleri, İran, Irak, Suriye Türkleri bu anlamda hemen hemen aynılık göstermektedir. Bu siyasal davranış biçimi tesadüfi veya yapay olmayıp kesintisiz bir tecrübe ve tarihsellik sunmuş, aynı şekilde ortak millî kimlik oluşumunda yeknesak bir nitelik sergilemiştir. O yüzden, göçleri tarif ederken dışarıdan veya içeriden göçlere tarihsel, metodolojik ve bilimsel bir yaklaşım tarzı çok önemlidir. Bu göçlerin Türk millî yapısını güçlendirmiş olması mı önemlidir, yoksa parçalayıcı olması mı önemlidir? Bunun da tarifi siyasal arenalar değildir; yapılacak bilimsel çalışmalar ve bu konuda akademinin söylediği sözler önemli olmalıdır.

Türk kuşağı halkasının ikincisi Kafkasya’nın kuzeyinden başlayarak Türkistan coğrafyasını ihata eden Kıpçak boyları ve devletleri günümüzde 5 Türk cumhuriyeti Tataristan, Başkurdistan, Doğu Türkistan, güneyde ise Afganistan’la ifade edilebilir. Burada yaşayan Türk toplulukları sosyokültürel hayat ve gelenekleriyle, bunun içine edebî miras da dâhil olmak suretiyle hemen hemen aynı referanslara sahip ve kalbî olarak birbirine sıkıca bağlı olan topluluklardır.

Türk kuşağının üçüncü ve son halkası aslında Kuzey Afrika’daki Osmanlı hinterlandında bulunan ülkelerle başlayan, Rusya ve Çin’le hatta Pakistan, Hindistan’la devam eden bir alanı kapsamaktadır. Burada yaşayan Türk halklarının temel özelliği kendi devletlerinin olmayışı ve başka milletlerle beraber devletlerini paylaşmak zorunda kalmalarıdır. Bu çerçevede, dünyadaki İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve anlaşmaları temel alınarak bu soydaş topluluklarımızın hakları ve hukukları anlamında ihtiyaç duyulan her türlü sosyal ve kültürel yardımlar yapılmalıdır. İçinde bulundukları ülkeler ve siyasal yapılarla komşuluk ve ortak gelecek kaygısıyla iş birlikleri yapılmalı ve bölgemizdeki huzur ve refahı beraberce paylaşmak gerekmektedir.

Osmanlı son devir münevverlerinden başlayarak günümüze değin işlenen Türk dünyası ve sosyokültürel değerleri artık siyasal bir stratejiyi de içinde barındırabilecek bilimsel çalışmalara konu olmalı, günümüzün geçerli teorileriyle yeniden değerlendirilmelidir. Bu noktada, özellikle Milliyetçi Hareket Partisi olarak öncü rolümüzü belirlemiş, Türk dünyasına alternatifler sunmaktayız. Yeni dünya şekillenirken güçlü, huzurlu ve güvenli bir geleceğin yollarını aramaktayız.

Bu yolda başta Türkiye olmak kaydıyla Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, bağımsız Türk Cumhuriyetleri olarak, diğer özerk veya sadece topluluk olan Türk varlığına, insan hakları ve evrensel hukukun sağladığı alanları açma hususunda yardım edilirken ekonomik ve sosyal planda rızayla paylaşımı önerilmektedir.

Dünyadaki değişen dengelere birlikte katılımı esas alarak hazırlanan stratejinin temeline tarihi, kültürü, bilimi ve kardeşlik bağlarını koyarak kalıcı ve kapsayıcı bir yol haritasının çizilmesini hedeflemekteyiz.